Abdülhak Hamid’in, “Eşber” adlı “trajedya”sında; 2 bin 300 yıl önce yaşamış olan Büyük İskender’le, hocası Aristo arasında da küçük bir diyalog geçer.
* * *
Büyük İskender, Hindistan’a doğru da zaferlerden zaferlere doğru koşarak, sonunda Hint Okyanusu’na kadar gelmiştir ve hocası Aristo’ya, Hint Okyanusu’na bakarak sorar:
-Aristo bu ne?
Aristo’nun yanıtı:
-Zafer veya hiç.
* * *
Abdülhak Hamid Tarhan’ın; hayatı, eserleri ve başından neler geçtiği, neler yaşadığı; ayrıntılı bir biçimde “Ana Britannica”nın “Tarhan” maddesinde açıklanmakta...
* * *
Kendisi 1852 doğumlu.
19 yaşında evlenmiş Fatma Hanım ile.
1876’da, Paris büyükelçiliği ikinci kâtipliğine getirilmiş.
1878’de, Paris’te yayınlanan “Nesteren” oyununda halkın zalim bir hükümdara başkaldırmasını anlatmasından, II. Abdülhamit rahatsız olmuş ve görevinden alınarak, 2 yıl açıkta kalmış, bunalımlı bir dönem yaşamış.
* * *
1883’te Bombay Başkonsolosluğu’na atanmış. Bombay’dan gemiyle İstanbul’a dönerken uğradıkları Beyrut’ta, eşi Fatma Hanım ölmüş ve oraya gömülmüş.
Abdülhak Hamid, bu ani ölümden o kadar sarsılmış ki, en ünlü eserlerinden “Makber”i yazmış.
* * *
4 yıl sonra da, Londra Büyükelçiliği’nde başkâtipliği sırasında, Bayan Nelly ile evlenmiş.
11 yıl sonra, Bayan Nelly de ölmüş.
İzinli olarak İstanbul’a geldiğinde, Cemile Hanım ile de evlenmiş ama; evlilik ancak 20 gün sürebilmiş...
Sonunda da, Lüsyan Hanım’la evlenmişti.
* * *
Abdülhak Hamid’in, eserlerinden ne kazandığı kayıtlı değil.
* * *
Şimdi de gelelim Abdülhak Hamid’in doğumundan tam 50 yıl sonra doğmuş olan Nâzım Hikmet’e...
* * *
Ana Britannica’da, Nâzım Hikmet maddesinde; Nâzım’ın da hayatı, tüm ayrıntılarıyla bir oya gibi işlenmiş.
* * *
1902 doğumlu Nâzım Hikmet’in dava ve mahkemeleri 23 yaşındayken başlıyor.
1925 “Şeyh Said Ayaklanması”nın başlamasıyla çıkarılan “Takrir-i Sükûn Kanunu” sonucu, Nâzım’ın da şiirlerini yayımlayan Aydınlık dergisi çevresindeki yazarların birçoğu tutuklandı.
Ankara İstiklal Mahkemesi’nde sürdürülen davalar sonucunda, Nâzım da gıyaben 15 yıla mahkûm oldu ve Sovyetler Birliği’ne kaçtı.
* * *
Cumhuriyet’in 10’uncu yıldönümünde çıkarılan af ile paçayı kurtarıp, yeniden İstanbul’a dönmüşse de; başı beladan bir türlü kurtulmadı. Tutuklandı, kelepçelendi, hatta idam istemiyle bile yargılandı.
* * *
Kendisi 28 yaşındayken Piraye ile tanıştı ve soruşturmalar, tutuklamalar yüzünden ancak 5 yıl sonra evlenebildiler.
* * *
Şimdi gelelim Nâzım Hikmet’in en sonunda nasıl mahkûm edildiğine.
1938’de Nâzım’ın Nişantaşı’ndaki evine, resmi giysili bir Kara Harp Okulu öğrencisi geldi ve Nâzım’a nasıl hayran olduğunu anlatmaya başladı.
* * *
Aslında o genç bir “ajan provokatör”dü ve bunu Nâzım Hikmet de anlayarak başından savmıştı genci ama...
Aması var.
* * *
Ocak 1938’de tutuklanarak, Ankara’ya Harp Okulu Askeri Mahkemesi’ne gönderildi ve “askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik” suçundan 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi.
* * *
Nâzım Hikmet de, önce Ankara Cezaevi’ne konuldu, sonra da oradan alınıp İstanbul’a götürüldü ve bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde bir kez daha yargılanarak, “askeri isyana teşvik” suçlamasıyla 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu.
* * *
Böylece aynı suçtan 2 kez yargılanmıştı ve aldığı cezaların toplamı 35 yıl tutuyordu.
* * *
Nâzım Hikmet 10 yıl yattı cezaevlerinde ve gerek içerde, gerek dışarda, Nâzım’ın lehinde başlatılan yoğun bir kampanya sonucu da, 1950’de çıktı hapisten...
* * *
Nâzım Hikmet’in “Otobiografi” adlı son şiirlerinden birinden, birkaç mısra:
Otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
...........
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiyemde Türkçemde yasaklı.
* * *
19’uncu yüzyılın 2’nci yarısında Abdülhak Hamit, 20’nci yüzyılın ilk yarısında Nâzım Hikmet...
* * *
Türk edebiyatının birbirine zıt düşmüş iki büyük şairi...
Ve değişik dönemlerin siyasetçilerinin; her iki şaire karşı takındığı tavırlar...
* * *
Türk edebiyatıyla ne kamuoyu yeterince özdeşleşmiştir, ne de siyasetçilerle bürokratlar...
* * *
Sadece yönetici takımı, kendisinin propagandasını yapanı tutmuş, yapmayanı da yok etmeye kalkmıştır.
* * *
Sanatın piyasasının olmadığı Türkiye’den de, yaratıcı dehalar çıkmış ve kimi politikaya, kimi bürokratlığa yönelmek zorunda kalmış; kimi de hem mahkemelerde, hem çok zor koşullar içinde büsbütün sürünüp kalmamak için; her gün boğayı boynuzlarından tutup, dizlerinin üstüne çökertmek mücadelesinde nefessiz kalmıştır.
* * *
Vaktiyle bir Bektaşi Babası, bir “kazasker”le konuşuyormuş:
-Bundan sonra ne olmayı umut ediyorsun, demiş?
Kazasker de:
-”Kolağası” olmayı, demiş.
-Peki daha sonra?
-”Kapıcıbaşı” olmayı...
-Daha sonra?
-”Beylerbeyi” olmayı...
-Peki daha sonra?
-”Müşir”...
-Ondan sonra?
-”Vezir”...
-Vezirlikten sonra?
-”Sadrazam”lık, o geliyor ondan sonra...
-”Sadrazamlık”ı da aşınca peki, ne olacaksın?
-Hiç...
* * *
Bektaşi Babası:
-Bak, demiş; ben şimdiden bir “Hiç”im, ona göre davran...
* * *
Bektaşi Babası da; Büyük İskender’in zaferlerine karşı, Aristo’nun düşündüğü gibi düşünüyormuş anlaşılan...









Dönüşüm: Kentsel mi? Rantsal mı?