Bugün yeni yılın ilk cumartesisi; pek kimse farkında olmasa da, daha böyle 51 tane cumartesi gelip geçecek.
* * *
“51” sayısı kâğıt üstünde fazla büyük görünmese de; ancak yaşanırken anlaşılıyor çok da küçük, çok da az olmadığı.
* * *
Kim bilir eksisi artısıyla, ne sürprizler yaşanacak gelip geçen o cumartesiler arasında; fizyolojik sürprizler, aile içi sürprizler, siyasal sürprizler v.s...
* * *
Bendeniz ilk sürprizi yaşadım örneğin...
Caddebostan İskele Caddesi’ndeki bir terasta, biraz da titreyerek Solmaz’la otururken; “muslukçu” diye bağıra bağıra bisikletiyle geçen bir “su tesisatçısı”na rastladık. Takım taklavatını, selesinin arkasındaki 2 avuçluk özel yere, çantalar içinde sallandırmıştı.
* * *
Ömrümde ilk kez, “muslukçu” diye bağıra bağıra bisikletiyle dolaşan bir “su tesisatçısı”na rastlıyordum.
* * *
Derken sırtındaki genişçe küfesi, yeşil yapraklarla doldurulup süslenmiş ve küfesinin yeşillikleri üstünde karşılıklı 2 tane sapsarı ayva oturtulmuş bir satıcı daha geçti karşı kaldırımdan.
* * *
Orta yaşlarda döküntü giyimli bir adamcağızdı. O bağırmıyordu, sadece küfesinin üstündeki 2 sarı ayvayla yürüyüp gidiyordu.
* * *
Birkaç hafta önce de; Kumkapı rıhtımlarında, eliyle iterek dolaştığı tekerlekli arabası, tepeleme nar ve portakallarla dolu bir satıcıya rastlamıştım.
* * *
Narlardan bir tanesini ortasından kesmiş ve kıpkırmızı içiyle arabasının en üstüne koymuştu.
* * *
Nar ve portakal satıcısının özel yönü; arabasını yanlamasına uzunca sapından tutarak ittiği yerin yanında; bir de bir “meyve sıkacağı” ile kâğıt bardakların bulunmasıydı.
* * *
İsteyenlere nar, yahut portakal suyu sıkıyordu.
* * *
15 milyon nüfusu da aşmakta olan İstanbul’da; İstanbul’da doğup büyümüşlerin sayısı 2 milyondan biraz fazlaymış.
Yaş ortalamaları da 40’la 50’nin üstünde olmamalı.
* * *
Bilmem onlar arasında da hatırlayanlar var mı, mahalleler boyunca “Silivri kaymak” diye bağırarak dolaşan yoğurtçuları.
* * *
Onlar, ense köklerinin arkasından omuzlarına koydukları uzunca kalın bir sopanın uçlarından aşağı doğru sarkıtırlardı, koskocaman yuvarlak yoğurt tenekelerini.
* * *
En büyük lüks -şimdilerde eski ve antika eşya satıcılarında rastladığım- kurgulu ve özel borulu gramofonlardı.
* * *
O tarihlerde külüstürce bir köy görüntüsündeki Ümraniye’de oturan ve iyi de bir marangoz olan Hikmet enişte; alacağı gramofon için özene bezene özel bir yer yapmış, ama gramofonu bir türlü alamamıştı.
* * *
Türkiye, ne kadar değişiyor ve ne kadar da değişmiyordu?
Yeni yılın ilk cumartesisinde de, içinden çıkılacak bir soru değildi bu.
* * *
Siyasal gündem, Valikonağı caddesiyle, Nişantaşı’nın kesiştiği kavşağa dönüşmüştü.
* * *
Nasıl geçindiği bilinmeyen bir “ilahiyat” yorumcusu da; namaz kılarken, üstte bulunan bir cep telefonu çaldığında; namazın “ifsad” olup olmayacağını anlatıyordu.
* * *
1’inci Dünya Savaşı sırasında, Fransız siperlerinde, “La Palice” adında bir başçavuş vurularak ölmüş.
Askerleri de ona bir ağıt yakmışlar.
O ağıtta şöyle bir mısra var; “Ölmeden 15 dakika önce yaşıyordu”.
* * *
Sonradan Fransızcada bir deyim olmuştur bu.
“Güneş ısıtır”, “ateş yakar”, “kar beyaz olur” gibi; herkesin bildiği ve tersi söylenemeyecek sözler edildiğinde; “Onbaşı La Palice’in, ölmeden 15 dakika önce sağ olduğu” mısraının esintisiyle:
-Lapalisse gerçeği, derler.
* * *
Bendeniz de, onca atıp tutmanın yanında; “doğru” bir şey söylemiş olmak için:
-Soğuk üşütür, yağmur ıslatır, diyorum.









21. Yüzyıl’da Utanç Tablosu: Krallar