Ortalık yine bembeyaz. Ama “beyaz” rengin üstüne, “kara” renk lök gibi oturmuş ve kışın adı, “kara kış” olmuş.
* * *
“Kara”nın, “beyaz” üstündeki bu zaferinin bedelini de, insanlar ödemekte ve bir yığın da çile çekmekte.
* * *
Fazıl Ahmet bile, kış mevsimini yeriyor:
Kışın akla ne sığar,
Ne de yarar işleri.
Saçakların şimdi var
Buzdan yapma dişleri.
* * *
Gerçi bizim Göztepe’deki yazı odasından, bembeyaz görünen damlar, değişik ve hoş bir manzara ama; gündeme bütün ağırlığıyla oturan kar yağışının, tüm Türkiye’de ve özellikle de İstanbul trafiğinde yarattığı sıkıntı ve kazalar; sade aşırı tuzlu biberli değil, aynı zamanda kanlı da...
* * *
Gerçi Norveçli Amudsen’in, nerdeyse 6 ay boyunca gündüzleri de karanlık bir kış yaşayan, bir ülkeden kalkıp Güney Kutbu’nu keşfetmeye giderken yaşadıkları; her yağmur ve kar yağışında İstanbulluların çektikleriyle kıyaslanamayacak kadar Doğa işkenceleriyle örgülenmişse de; Amudsen, Güney Kutbu’nu ilk keşfeden kâşif olmuştur 1906’da.
* * *
Gerçi isteyen, Amudsen’i; Akdeniz kıyılarında keyif çatmak dururken, Güney Kutbu’nu keşfe gitmek için onca kahrı çekmeye kalktığından ötürü; enayi de bulabilir, çok yürekli biri de...
* * *
İsteyen istediği gibi düşünmekte özgür; ne de olsa demokrasimiz gelişmekte...
* * *
Kar ne kadar bastırmış olursa olsun, yine de canım bir pazar gününe birkaç ufak gülücük armağan etmeye çalışmak gerek.
* * *
Bir Amerikan milyarderi, adamlarının sırtında kayak takımlarıyla, Senegal’de Dakar’daki lüks bir otele inmiş.
* * *
Otelin girişindeki “resepsiyon şefi”, Amerikan milyarderine:
-Affedersiniz ama, demiş; kayak yapmak için buraya gelmekte yanıldınız. Dakar’a hiçbir zaman kar yağmaz.
* * *
Milyarder:
-Keyfim burada kayak yapmayı çekti, demiş; sonbaharda ABD’de Başkanlık seçimleri var. Ben de Barack Obama’yı destekleyenlerdenim. Kendisine açıkladım niyetimi. O da kabul etti Dakar’a kar göndermeyi. Bagajlarımla birlikte, karlar da birazdan gelecek...
* * *
Türkiye’de sık rastlanan olaylarla da ilgili bir fıkra...
Gençten bir adam, bir “cafeteria”da oturmuş; gayet düşünceli, hem bira içiyor, hem tost yiyormuş.
* * *
Derken resmi giyimli bir polis girmiş “cafeteria”ya...
Tostla bira içen gencin yüzü birden sapsarı kesilmiş.
Ve fırladığı gibi yerinden koşarak dışarı çıkmış, hızla koşmaya başlamış.
* * *
Polis, kendisini görünce kaçmaya başlayan genç adamı hemen fark edince, o da peşinden kovalamaya başlamış genci; sonunda da yakalamış.
* * *
Genç:
-Ben hiçbir suç işlemedim, diyormuş; vallahi yemin ederim.
Polis de, yakasından tuttuğu gence:
-Öyleyse, diyormuş; beni görünce neden kaçmaya başladın? Polis görmeye tahammülün mü yok? Eğer suçlu olmasan, kaçmazdın beni görünce.
* * *
Genç:
-Bakın açıklayayım size, demiş; ben midemden rahatsızım. Doktor da bana, bir şeyler yedikten sonra mutlaka en az 100 m koşmalısın, dedi. O yüzden, hızla kalkıp koşmaya başladım.
* * *
Polis:
-Alay mı ediyorsun benimle ulan, diyormuş; peşinden koştuğumu görünce neden durmadın peki?
-Elbet de gördüm peşimden koştuğunuzu; ama sizin de, benim gittiğim aynı doktora gittiğinizi zannettim.
* * *
Bir futbol hakemi, bir pazar eve döndüğünde; karısının üstüne yürümüş ve:
-Alçak karı, demiş; hiç mi utanmadın beni aldatmaya?
Ve iki tokat aşk etmiş karısının suratına.
* * *
Kadın ağlayarak:
-Delirdin mi sen, diyormuş; nereden çıkardın böyle bir iddiayı?
* * *
Hakem:
-Nereden çıkaracağım, demiş; en az 50 bin kişi söyledi bunu.
-Hangi 50 bin kişi?
-Stadı doldurmuş olan en az 50 bin kişi, hep bir ağızdan bağırdı durdu “pezevenk pezevenk” diyerek...
* * *
Ziya Osman’dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Kim bilir
İlk yağmur damlası düştü
Kuru yapraklarına güzün.
Ardında kış kıyamet,
Dert, hüzün.
Alınyazısı hepsi... Kısmet...
Ha yazı, ha kışı geceyle gündüzün,
Kim bilir kaç günü kaldı
Ömrümüzün?









Müteahhitler, Mersin'de dönüşümü destekliyor...