İNSAN’ın gövdesel organları, parmağı, eli, avucu, kolu, ensesi, gözü, burnu, ayağı; Türkçede, çok değişik anlamlarda da kullanılıyor.
Örneğin “parmaklandı”, “kollandı”, “enselendi” gibi.
* * *
Son günlerde Kuzey Afrika Arapları için en çok kullanılan sözcük “ayaklanma”...
Daha önce oralardaki Araplar, ayaksız, bacaksız, birer kötürüm müydüler ki; bir mucize sonucu yeni yeni ayaklanmaya başladılar?
* * *
Hoş bir eğlencedir bir “sözcük”ün değişik anlamlarıyla, bir çeşit “pişti” oynamak...
Herhalde yürüyen merdivenlerin yukarı doğru çıkanından, aşağıya inmeye kalkmakla; 4 kişinin tuttuğu bir beygirden yere yuvarlanmak üstüne sürdürülen siyasal polemiklerden, daha eğlenceli.
* * *
Artık usandırmaya başlayan Kaddafi sorununu bir kıyıya itip, “büzük” üstüne bir çeşitleme yapmaya kalksak...
* * *
Önce ilk akla gelen nedir?
Yanıtı malum.
* * *
Bir de ünlü bir halk deyimi var:
-Ağız torba değil ki, büzesin.
* * *
Oysa siyasal liderler, az mı ustadırlar ağızları büzmekte?
Sonradan Hazine’den geçinmeli mesleksiz birer “bürokrat” olan “Kapı kulları”, efendilerine yağcılık etmeye kalktıklarında; büzük ağızlarıyla:
-Hâk-i payiniz (ayağınızın altındaki toprak) olayım efendim...
-...
-Ayağınızın türabı (toprağı) olayım efendim...
-...
-Ellerinizden, eteklerinizden, ayaklarınızdan öperim efendim...
Derlerdi.
Asla ne onlara, ne de “kutsal” sayılan varlıklara dil uzatamazlardı.
* * *
Medyada şahlanan haber, Libya’da perişanlığa uğramış 25 bin göçmen Türk’ün; mühendisleri, işçileri eşleriyle nasıl hızlıca tahliye edilmekte olduğu...
* * *
Onlar, “atalarımızın kanıyla sulanmış olan bu topraklardan” Libya’ya gitmek zorunda kalmışlar; bazıları büyük paralar kazanmak, bazıları da geçinmek için...
* * *
Bendenizin babaannemle, annemin babası dedem Hasan Paşa da, birer göçmendiler.
Babaannemin deyimiyle “muhacır”dılar.
* * *
1876-78 son Osmanlı-Rus savaşındaki büyük göçte; babaannemin ailesi Bulgaristan’daki “İslimye”den; dedemin ailesi de “Varna”dan İstanbul’a göç etmişlerdi.
Ve babaannemler, Bergama’ya iskan edilmişlerdi.
* * *
Bendeniz de çocukluğumda; “göçebeliğin” bir uzantısı olan “yer sofrası” ve “yer yatağı” ile tanışmıştım.
* * *
Göçebelik, sofra altına serilen örtüyü toplayıp, yatağı da omuzlayarak yola koyulmak demekti.
* * *
Bugün de hem iç göçler sürüp gitmekte, hem de dışa dönük göçler...
* * *
Almanya’dan, Avustralya’ya kadar uzanan ve artık 5 milyonu da aşmaya başlayan dış göçler...
* * *
Mayısın başında, Göztepe’deki apartmanın mantolanma çalışmaları sırasında; bendeniz 13’üncü kattaki yazı odası balkonunda, 3 genç işçiyle burun buruna gelmiştim.
* * *
53 metrelik bir yüksekliğe dışardan tırmanarak, sabah sabah bizim balkona girmiş olan genç işçilerden biri Muşlu, 2’si de Ardahanlıydı.
* * *
Yüzlerce yıldan bu yana sürüp giden bir göçebeliğin; “kentleşmişliğin” birikimleriyle, “burjuvalaşması” kolay mıydı?
* * *
Yazı masasının altındaki kıyıda duran, küçük kovanın içine yerleştirdiğim naylon çöp torbasını; apartmanın sahanlığında duran kartondan uzun kutuya boşaltıyor, naylon küçük çöp torbasını bir türlü atamıyordum.
* * *
Faksın bitmiş ve azıcık kalmış kâğıt rulosunu da atamıyordum; yazı makinesinden çıkardığım, eskimiş şeritle makaralarını da...
* * *
Babam da hiçbir şeyi atamazdı; ne yanmış ampulü, ne çatlamış bardağı, ne ucu kopmuş tığı...
* * *
Babaannem de, ortaklıkta bulduğu birkaç karışlık sicimleri toplayıp, avucundan sararak, ortasından şöyle bir bağlar ve kaldırırdı.
* * *
“Muhacır” olmanın çaresizliklerinden edinilmiş alışkanlıklar, kuşak kuşak bulaşıyordu insanlara...
* * *
Teşekkür etmekle, özür dilemekten; yani “kibarlık”tan yoksunluk da, 2 kuşak önceki göçmen bir köylülükten kökenlenmekteydi.
* * *
Elbet de Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri”; ne şairlerini, ne yazarlarını tanıyabilirlerdi.
Onlar da, 20 ciltlik bir kitap rafından yoksun, göçmen ailelerden geliyorlardı.
* * *
“Onların kültürü-bizim kültürümüz” avuntusuna sığınmak ve hamasi patlamalarla avunmak; Mısır’dan Viyana kapılarına kadar v.s...
* * *
TV’lerden geçen reklamlar ise, “burjuva enternasyonalizminin tüketim ekonomisine dayalı tüketim reklamları”...
* * *
İşte en iyi diş fırçası... Sen ne akıllı kadınsın sen... Rahat mı rahat bir mobilya istiyorsanız... Bu araba, başka araba...
* * *
Kanlı bir çalkantı ortasında bakalım ne olacak şu Kaddafi de...









Ey Sevgili Atatürk!