Mademki, gazete patronu Başbakan’ın buyurduğu gibi köşe yazarına hâkim olamıyor...
Mademki, “Kardeşim, maaşını ben veriyorum. Başbakanımızın istediği gibi yazacaksın. Krizden falan bahsedip piyasayı düşürüyorsan bizim dükkânda sana yer yok” diyemiyor...
O halde yapılacak şey şudur:
Her yıl Başbakanlık Basın Bürosu tarafından “Köşe yazarı seçme ve yerleştirme sınavı” düzenlensin.
“Bu ülkeyi germe tekelinin sadece Başbakan’da olduğuna” inanan adaylar müracaat etsin.
Başbakan’ın hangi sözlerinin en güzel olduğunu en güzel kaleme alan yazarlardan belli bir miktarı, onay için Başbakan’a takdim edilsin.
Kimlerin köşe yazacağını o seçsin.
Onlar dört köşe olsun.
İşe başlarken “Başbakan’ın öfkelenişini pardon “hitabet sanatı icra edişini” görmeyeceğime, ülkeyi germeyeceğime, icraatı yermeyeceğime, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diye Kuran’a el bassınlar.
Yazarlık sertifikalarını alsınlar.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi çalışsınlar.
Yazacakları konular, Basın Bürosu tarafından günlük olarak tespit edilsin.
İlk gün Başbakan onlara bir konuşma yapsın:
“Bir köşe yazısında bulunması gereken özellikler”i hatırlatsın. Hatta “İyi bir köşe yazısı” örneği kaleme alsın.
Yeni yazarlar ona bakıp yazarlar.
Yazdıklarının bir kopyasını onay için Başbakanlığa, bir kopyasını denetim için gazete patronuna yollarlar.
Baremleri, Basın Bürosu’nun vereceği yıllık “sadakat raporları”na göre tespit edilir.
* * *
Başbakan, köşe yazarlarına ayar verdiği günkü konuşmasında diyor ki:
“Hedefimiz her türlü oligarşik vesayet ilişkisinden kurtulmuş bir Türkiye’dir.”
İlk sözlerini duymazdan gelirseniz Başbakan’ın peşine düşüp “Katil Oligarşi” sloganıyla yürüyüşe geçebilirsiniz.
Oysa kendisinin köşe yazarlarına yaklaşımı tam bir “oligarşik vesayet” örneği...
Kastettiği “askeri vesayet” ne kadar hiyerarşiye dayalı, itiraz kabul etmeyen, boyun eğmeye yatkın bir itaat rejimi öngörüyorsa, Başbakan’ın zihnindeki, dilindeki, idealindeki vesayet rejimi de aynı türden otoriter, tekelci, baskıcı bir yapı...
Başbakan vesayet tasfiyesi değil, vesayet tekeli istiyor.
Eskimiş üniformalı vesayete sivil kıyafet giydirmeye çalışıyor.
Ama öfkesi, gerçeği görmesini engelliyor:
Piyasa düştüğü için o köşe yazılarının yazıldığını göremiyor.
“Köşe yazarları yazdığı için piyasa düşüyor” sanıyor.
Öyleyse bile piyasanın Başbakan’a değil, köşe yazarlarına itibar ediyor olması manidar değil mi?
* * *
Hadi biz gerçeği göremedik, yok yere ülkeyi gerdik, patron tarafından kapı önüne konmayı hak ettik; ya yabancı basın?
Batı gazetelerindeki yorumcuları kime şikâyet edeceğiz?
Tam üye olsak onlara da, “Bu topluluğu germeye hakkınız yok. Der Spiegel’in patronu! Hâkim ol köşe yazarına” diye çıkışırız.
Ama değiliz nalet olsun!
Bu kafayla da olacağımız yok.
Ta ki Başbakan’a “Kardeşim, maaşını vergilerimle ben veriyorum. Böyle konuşmaya, ülkeyi germeye hakkın yok. Sen bunun sorumlususun. Kusura bakma, sana bizim dükkânda bile yer yok” diyebilene kadar!









Galatasaray ve memur “yarım puan”la şampiyon!