Mehveş Evin mehves.evin@milliyet.com.tr
Tüm Yazıları »
|
Bülent Arınç’ın TBMM’de “‘Ben Kürdüm, diyen bir insanın bu ülkede hepimiz kadar, en az hepimiz kadar hayat hakkı, bilgi, eğitim, dil, kültür, kimlik hakkı, ne varsa vereceğiz”” dediği günün 24 saat kadar öncesinde, 40 gazeteci KCK operasyonunda gözaltına alındı. Birkaç gün sonrasında da 35 basın mensubu tutuklandı.
Başbakan yardımcısının sözleri, medyada “devrim gibi ” ve “yeni Kürt açılımı” gibi abartılı sözlerle göklere çıkarıldı.
Aynı coşkuyu, sol ve Kürt basını ağırlıklı KCK tutuklamaları için verilen tepkilerde göremedik.
Madem devlet, Kürtlerin haklarını mavi boncuk misali “vermeye ” uygun görmüştüÖ O zaman neden hala en temel haklar çiğneniyor, ifade özgürlüğü görmezden geliniyordu? Neden TMK’ya dayanarak , her istenen derdest edilip hapse atılabiliyordu?
35 gazeteci “Örgütün yayın politikası doğrultusunda, basında Öcalan propagandası, ajitasyon, dezenformasyon, bilgi kirliliği ve provokasyon amaçlı yayınlar yaptıkları” gerekçeleriyle tutuklandı. Ortalıkta henüz ne bir belge, ne bir delil, hiçbir şey yok...
Peki bir haberin dezenformasyon, ya da ajitasyon olduğuna hangi yüce kafa karar verebiliyor? İfade özgürlüğü nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Entegre devlet
Terörle mücadeleden sorumlu Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Tek yönlü uyguladığımız entegre bir stratejimiz var devlet olarak. Sınır ötesi operasyonlardan KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde, tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve yürütülmektedir” demiş.
Ahmet İnsel , 2009 Nisan’ından beri süren KCK operasyonunun bu “yeni entegre strateji”nin en önemli ayağını oluşturduğunu söylüyor:
“Polis-yargı işbirliği içinde yürütülen kitlesel tutuklamalara dayalı bir bastırma ve sindirme politikası öne çıkıyor. (Ö) Terörle Mücadele Kanunu siper alınarak sadece Kürt siyasal hareketi değil, bu vesileyle hükümetin veya polis yetkililerinin düşman olarak gördükleri çevreler, çoğu zaman dişe dokunur suç deliline bile ihtiyaç duyulmaksızın, Kürt siyasal hareketi içinde veya çevresinde yer aldıkları için gözaltına alınıyor, aylarca, hatta yıllarca tutuklu yargılanıyor.” (Radikal 2)
Hal böyleyken Kürtlerin, hatta süs olsun diye Boşnakların haklarından bahsedip demokrasiye sahip çıktığını iddia etmek, ne kadar samimi? Ne kadar gerçekçi?
Arınç, herhalde “kimlik hakları”ndan bahsederken bir kez daha, devletin şekillendirdiği, dayattığı ve uygun gördüğü hakları kast ediyor.
Yani yeni bir şey yok. Boşuna sevinç çığlıkları atmayın.
ROJİN ÖZRÜ KABUL ETMESİN
TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in sesi, Rojin’e “aşüfte” diye hakaret ettiği basına yansıyınca çıkmamıştı. Ancak devreye Erdoğanlar girip, Rojin’e geçmiş olsun telefonu edince birdenbire özür dileme ihtiyacı hissetti.
Rojin hakaret davasından umarım vazgeçmez. Çünkü Şahin ve benzeri zihniyetin mensupları, hak ettikleri cezayı görmeli. Rojin, daha evvel de Serdar Turgut’a hakaret davası açmış ve kazanmıştı. Turgut’un sütunlarca yazdığı özrü kabul etmemişti.
En tepedekilerin devreye girmesiyle TRT Müdürü’nün kuru özrünü kabul etmek olmaz.
33 YIL SONRA MARAŞ
Radikal, Maraş olaylarının yıldönümünde katliamın ayrıntılarını yazı dizisi halinde yayınlayarak çok doğru bir iş yaptı. Dünkü manşetinde ise Maraş kurbanlarını anmak isteyenlerin engellediğini ironik bir biçimde aktarıyordu:
“Devlet 33 yıl sonra geldi .”
Geldi evet. Gaz bombalarıyla geldi! Maraş katliamının 33. yılında hala anılmasına izin vermeyen devlet, tarihindeki bu en karanlık olayla ne zaman yüzleşebilecek?









Puşi örgüt üyeliğine delil; Ogün Samast’ın beyaz beresini “simge” olarak takanlara ne demeli?