Şu bizim İstanbul’un havası da, sanki politikaya özenmiş durumda.
Bir bakıyorsun gökyüzü masmavi, ortalık günlük güneşlik; öyle ki, bazı erik ağaçları, havanın “güzel günler vaat eden” politikasına inanıp, çiçek bile açmışlar.
* * *
Ne diyelim, yılın son ayında çiçek açan erik ağaçlarına da:
-Enayiliğinize doymayın, diyecek bir durumumuz bizim de yok.
* * *
Ne oldu “Arap baharı”?
Mısır’ın 42 yıllık diktatörü Hüsnü Mübarek devrilmesine devrildi ve 84’ünde kanserden hasta olduğu için de, sırtüstü bir sedyeye yatmış olarak, demir bir kafes içinde mahkeme önüne çıkarıldı ama, yerine geçen “askeri kuvvetler”le, muhaliflerin çatışması bitmedi.
* * *
Kaç gündür ajans haberlerinde, Mısır’ın hem “yazı”, hem de “özgürlük” anlamına gelen ünlü “Tahrir Meydanı”nda; muhaliflere nasıl kurşun sıkıldığını, bu arada yere yatırılmış 2 kadına da, nasıl gaddarane bir dayak atıldığını ve nasıl yerlerde sürüklendiğini izleyip duruyoruz.
* * *
Nedense “kadın düşmanlığı”, çok yaygın “Arap baharı” diye; 1 yıl önce, Arap ülkelerindeki diktatörlüklere de “demokrasi geliyor” diye sevinçten göbek atılan; oysa artık kanın gövdeyi götürdüğü Arap dünyasında da...
* * *
Şu Irak’ın haline bir baksanıza...
Şii Başbakan Maliki ile Sünni Başbakan Yardımcısı El Mutlak, birbirlerine savaş ilan ettiler...
* * *
Öldükten sonra “cennetmekân olmayı” hak etmenin yöntemi, sağken hangi “ibadet” biçimini benimsemekten geçer tartışmasıyla çatışması; geldi sonunda bir “iç savaş” doğurdu Irak’ta...
* * *
Solmaz, Işık’la buluşmak için 10 günlüğüne Portekiz’e gitmek zorunda kaldığından; yine kızım Zeynep sahip çıkıyor bendenize...
* * *
Geçtiğimiz cumartesi günü, Zeynep’le “siyasal gündemin” tanjant bile geçmediği ve hayatın kendi akışı içinde devam ettiği yerlerden birine gitmeye karar verdik.
* * *
Hava da günlük güneşlikti.
Rumeli Hisarı’nın dibindeki kahvaltı setleri, çok çekici göründü gözümüze.
Arabaya bile artık yardımsız binip inemediğim bir yaş döneminde; kızımla bir “avaremu” yaşamaya özenmek, eski yılların uzaktan el sallamasına benziyordu bendeniz için...
* * *
Zeynep’in eşi Gürkan Bakan da -kendi değil, sadece adı Bakan- saat 13.30’da işinden çıkmış ve bulunduğumuz yere gelmişti.
* * *
Masmavi Boğaz’a karşı peynirli menemen yerken, zamansız çiçek açmış erik ağaçlarına dönmeye başlamıştık.
Hava serin mi serindi ve ellerimiz buz kesmişti.
* * *
O sırada Afganistanlı, Pakistanlı, İranlı kaçak göçmenlerin; Avusturalya’ya gitmek için, Endonezya’dan bindikleri geminin nasıl battığını ve aralarında Türklerin de bulunduğu 220 kişinin hayattan nasıl koptuğunu bilmiyorduk.
* * *
Bendeniz ise, sık sık sorduğum gibi, servis yapan genç ve sevimli garsona da soruyordum:
-Nerelisin söylesene...
-Erzurumluyum diyordu.
* * *
2-3 hafta önce Solmaz, Şafak ve eşi Doğan Barış ile Rumeli Feneri’nin dibindeki bir çayhaneye gittiğimizde, herkese tek başına çay yetiştirmeye çalışan genç garsona da sormuştum nereli olduğunu...
-Ardahanlıyım, demişti.
* * *
Rumeli Hisarı’nın dibindeki teraslarda, bayağı üşümüştük.
* * *
Sabah saat 5.30’da kalkmıştım. Gazeteler 7.15’te gelmişti ve bendeniz; bizim “pancar motoru”nun başında, saat 9.30’a kadar, tuşlara basa sile bitirmiştim yazımı.
Sonra da biraz kestirmiştim, kanepeye uzanarak...
* * *
Zeynep’le Gürkan’a, gönlümde çiçeklenen “avaremu”lukla:
-Var mısınız, dedim; Küçükyalı’daki 80’ini aşkın yaşlıların da uğrak yeri olan, çayhaneye kadar gidelim...
* * *
Giderken trafik, zaman zaman sıkışsa da, büsbütün tıkanmıyordu.
Küçükyalı’daki çayhanede, başı eşarplı genç bir kızla bir delikanlı oturuyorlardı baş başa sadece...
* * *
Çaylarımızı söyledik.
Servis yapan genç garson, biraz gergin gibiydi ve yüzü de iyice asıktı.
-Sen neden sinirlisin bugün, diye sordum kendisine.
Ve nereli olduğunu da sordum.
* * *
Gergin genç garson, gülümsedi.
-Bingöllüyüm, dedi.
Ustası çayhaneden ayrılmış ve bütün iş kendisine kalmış. Üstelik nişanlıymış da ama, nişanlısıyla kavga etmişler.
* * *
Genç garsonu da rahatlatmaya çalışarak 5-6 bardak çay içtik...
Akşam olmuş, güneş batmaya başlamıştı. Adalar’ın arka tarafında gökle deniz sanki bir “peri masalı”na dönüşüyordu.
* * *
Küçükyalı’dan Bostancı’ya doğru giden sahil yolunda, farlarını yakmış yüzlerce araba, bir türlü ilerleyemiyordu.
* * *
Aynı sıkışıklığın içine düşmemek için, Dragos’tan E-5 yoluna, ordan da Atatürk caddesine indik...
* * *
Artık iyice gece olmuştu.
Geceleyin Atatürk caddesinden hiç geçmemiştim. En çok da bendenizi “Avizeciler” şaşırttı.
* * *
6 katlı, 5 katlı, 3 katlı koskocaman yaygınca binaların her katı, ışıklarını yakmış avizelerle doluydu...
* * *
Caddenin her 2 tarafında da lüksten de lüks mağazalar, çeşit çeşit bankalar, sigorta şirketleri, lokantalar vardı.
* * *
Kalkınmanın da ötesinde, beklenmedik bir zıplama olmuştu Atatürk caddesinde...
Hele o sürü sepet avizeci binaları...
* * *
Altunizade’den Beylerbeyi’ne inen Oymancı sokağında ise, yazın yıkılmış olan kaçak gecekonduların enkazı ve molozları hâlâ tepeleme duruyordu. Enkazın ve molozların kıyısında da; mukavvalar, naylonlar ve tahta parçalarından yapılmış, önüne bir de bayrak asılmış bir gecekonducuk vardı.
* * *
Bu gece yılın en uzun gecesi...
Tam 14.30 saat, gündüz en kısa gün, 9.30 saat...
* * *
Önümüzdeki pazartesi, geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başlayacak...
* * *
Bütçe tartışmaları da bitiyor...
Kimsenin de merak ettiği yok, Savunma Bütçesi’nin neden arttırıldığını...
* * *
Madem yılın en uzun gecesi, eski bir Osmanlı beyitini tekrarlayalım biz de:
Şeb-i yeldayı muvakkıtla müneccim ne bilir
Mültelâ-i gama sor kim geceler kaç saat
* * *
Çok doğru, diyorum bendeniz de...









Şoför müsün, rallici misin?