Mehveş Evin mehves.evin@milliyet.com.tr
Tüm Yazıları »
|
Özgür Dağhan, altı yıl önce PKK’ya katılmış. Aile, bu sürede oğullarından tek bir haber almamış, görmemiş. Ta ki 20 gün önce Terörle Mücadele arayıp, operasyonda ölü ele geçirilen cesedini teşhis etmelerini isteyene kadar...
Diyarbakır’da cenazesi ailesine yeni teslim edilen bir PKK’lının ailesiyle görüşmeyi talep ediyoruz. Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un tabiriyle “Onlar da insan...” ve aynı zamanda çoğu, bu ülkenin vatandaşı. “Yas Evi”, şehir merkezinin biraz dışındaki toplu konutlarda. Aile bahçede taziyeleri kabul ediyor. Özgür Dağhan, 21 Haziran’da Gümüşhane Kelit’teki baskında “ölü ele geçirilmiş”. Ölüm haberini 15 gün sonra Terörle Mücadele’den alan aile, Trabzon’a nakledilen cesedi almak üzere çağrılmış.
Anne Gülistan Dağhan, eşiyle birlikte gittiklerini ancak son kez oğlunu görmesini izin verilmediğini anlatıyor... Oğlunu son gördüğü tarihi soruyorum, dün gibi aklında: 14 Mayıs 2004. Elektronik mühendisliği öğrencisi, 21 yaşında bir gençken anne babasına haber vermeden dağa çıkmış.
Gülistan Hanım şu sözleri sarf ediyor: “Asker annelerine sesleniyorum. Onlar beni anlıyor, biliyorum. Onlar da seslensin. Yeter artık, bitsin! Bu çocukları ne zorluklarla büyüttük, okuttuk... Bu iş çözülsün. Gençler ölmesin...”
TARTIŞMALI GÖRÜNTÜLER
Baba Mehmet Dağhan, uzun yıllardır siyasette. Önce SHP, sonra DTP ve BDP il yönetiminde yer almış. Trabzon’a gittiklerinde “Diyarbakırlısınız, linç edilirsiniz” denildiğini anlatırken karısı da Adli Tıp’ta karşılaştığı bir kadının “Cenazeniz mi var?” sorusuna korkudan “Trafik kazasında öldü” diye cevap vermiş.
Mehmet Bey, oğlunun öldükten sonraki fotoğrafını gördüğünü, ancak Trabzon’da morgdaki halini tanıyamadığını söylüyor: “Bana kırsalda çekilen fotoğrafını gösterdiler, başında kurşun izi vardı. Savaştır, olur. Ama morgda gördüğümde başı yoktu. Ne oldu da bu hale geldi? İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağım. Otopsi raporu da yok.”
Bu görüntüler ROJ TV’de yayınlanmış. Aileden üniversiteli bir genç kız “Gençleri nasıl tutacağımızı bilemiyoruz. Çocuklar bu görüntüleri seyrederek büyüyor” diyor.
“Ben oğluma kurşun sıkanı öldüremem” diyen baba, ısrarla “Barış istiyoruz. Slogan atmak kolay, yaşamak zor. Başka analar babalar bu acıyı yaşamasın. Tek istediğimiz bu” sözleriyle bizi uğurluyor.
DEDELERİN YAKICI ÖFKESİ
Son olarak Diyarbakır’ın nabzı sayılan Ulu Camii’ye gitmeye karar veriyoruz... Güneş batmış, biraz olsun yakıcı oklarını yumuşatmış. Caminin gölgesindeki çay ocaklarının önündeki taburelerde oturan bir yaşlılar grubunun yanına oturuyoruz. Yavaştan konuya girince tansiyon yükseliyor. Hepsinin bütün haberleri takip ettiği gibi yakın tarihe de hâkim olduğunu şaşırarak fark ediyoruz. Vietnam Savaşı’ndan örnek vereni mi isterseniz, İspanya’daki iç savaşla bağlantı kuranları mı? Bazıları “Kan kanla yıkanmaz” gibi itidalli sözler ediyor ama Ulu Camii’nin önünde, sayısı bir anda 20-30’u bulan bu kalabalık, genel olarak çok ama çok öfkeli. Üstelik laflarını hiç sakınmıyorlar!
Çakmakçı Ahmet Bey, “”İhanet ediyorlar! Hem açılım diyorlar, hem de KCK operasyonundan tutukladıklarını aylardır yargılamıyorlar! Sizin medya bunları yazdın mı ha?” diye konuşurken adeta öfkeden deliriyor. Hüseyin Dayı, biraz daha sakin: “Kimseye güvenmiyoruz. Benim sesimi medya duyuruyor mu? Ne yazıyorlar? Askeri cunta sürüyor... Bir özür bekliyoruz!”
Elektronik mühendisliği öğrencisiyken dağa çıkmış Özgür Dağhan... 20 gün önce de Gümüşhane Kelkit’teki baskında ‘ölü ele geçirilmiş’. Anne Gülistan Dağhan, “Asker annelerine sesleniyorum. Onlar beni anlıyorlar” diyor. Baba Mehmet Dağhan da AİHM’ye başvuracağını söylüyor.
BABAM OTELDE YANARAK ÖLDÜ
Karnımızı “hafif bir şeylerle” doyurmak isteyince şehrin en iyi tostçusuna gidiyoruz. Dükkânın ortağı Vahit Narin’le ayak üstü sohbet edelim, havayı soralım derken Vahit Bey başından geçenleri patlarcasına anlatmaya başlıyor. Anlatırken gözlerinde öfke şimşekleri çakıyor, sonra doluveriyor.
- Kulp’ta, Narin Oteli’nin sahibiydik. 1992’de olaylar çıktı ve otelimiz yakıldı. 21 araçla beraber.
- Babam o otelin içinde yanarak öldü. Babamın 14 yetimini ben büyüttüm.
- O yangının sorumlusu Recep Başçavuş’un kasasında Ergenekon davasında 7 trilyon çıktı. Bu nasıl adalet?
- Bir daha acı istemiyoruz. Bitsin artık. Medya yanlış yön veriyor.
- Ülkeyi sen yönetiyorsun. Sana güvenmezsem kime güveneceğim?
- Kim savaşıyor? Garibanın çocuğu değil mi?
Ulu Camii’deki yaşlılar grubu haberleri yakından takip ediyor.
KİMSE KİMSEYE GÜVENMİYOR
DİYARBAKIR BARO BAŞKANI EMİN AKTAR
- En büyük sorun TCK’nın 221’inci maddesi. Yani “etkin pişmanlık ”. Bu deva değildir. Terör konusunda yeni bir madde gerekiyor.
- Habur’dan gelenler tutuklandı. Olayın yargının tutumuyla alakası yok. Yasal düzenleme yapılsaydı bu olmayacaktı.
- Yargı mekanikleşmiş. “Yasalar elimizi kolumuzu bağlıyor” deniyor ama hükümet kendiyle ilgili konularda şikayetçi oluyor.
- “Düşünce ve ifade özgürlüğü”” alanındaki davalarda ciddi bir artış var. Kimse kimseye güvenemez hale geldi.
- “Taş atan çocuk” diye tutuklanan ve medyada yer alan B.’nin suç işlemediği, bilirkişi raporuyla ortada. Ama B. hâlâ tutuklu.
- Şemdinli baskını sonrası sivil vicdana seslenecek bir dile ihtiyaç olduğu için STK’lar bir araya geldi. Ne yapabileceğimizi tartıştık. Önce rağbet görmedi. İki gün sonrasında medya ilgi gösterdi. Çağrı, havayı yumuşattı.
- Beklenti ile bildiri arasında uyum yok. “PKK’ya silah bırak” çağrısı yapılacak sanıldı. Oysa Habur’dan gelenler tutuklanmışken bu doğru bir çağrı olmazdı.
- Yöneticiler (BDP dahil) Habur sürecini iyi yönetemedi. Herkes hazırlıksız yakalandı. Kamuoyuna yansıyış biçimi açılım sürecini sıkıntıya soktu.
- PKK’lı değilim ve savunmuyorum. Ama birçok istek çakışıyor. Bunu nasıl açıklayacağız?
- Silah hak arama aracı olmaktan çıksın. Bu sorun silahsız çözülsün. Karşılıklı gerginlik yaratıyor. PKK da yoruldu. Bu saatten sonra kimse kimseyi mağlup edemez.
BİTTİ









Sol'a saldırmanın dayanılmaz ...